27 Ocak 2012 19:22
Çalışan kadınların pekçoğu, çocuk sahibi olduklarında bu savaşın içinde buluyorlar kendilerini. İşe gitmeye devam etmek ya da evde çocuklarıyla kalmak arasında gidip geliyorlar.
“Kötü anne, kötü bir eşim ben. Ve sevmediğim bir işim var.” Dedi karşımda oturan arkadaşım. Büyük bir bankanın şube müdürü, 11 Aylık bir bebek annesi ve bildiğimiz kadarıyla hala eşiyle birbirlerine aşıklar.
“Nereden çıktı şimdi bu? N’oldu canım benim?” dediğimde, yasak olan şekeri yemiş ve yakalanmış bir çocuk gibi baktı yüzüme. Gözleri dolu, çenesi titreyerek, her iş toplantısında ortalığı kasıp kavuran halinden eser olmadan “Ben kim olduğumu bilmiyorum artık.” Dedi.
Çalışan kadınların pekçoğu, çocuk sahibi olduklarında bu savaşın içinde buluyorlar kendilerini. İşe gitmeye devam etmek ya da evde çocuklarıyla kalmak arasında gidip geliyorlar. Aldıkları eğitime, yıllarca harcanan çalışma saatlerine ve emeğe sırtlarını dönüp gitmek istemiyorlar ama gözlerinin önüne çocuklarıyla her dakika ilgilenemeyecekleri geldiği zaman bocalıyorlar.
Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Uzman Psikolojik Danışman Canan Gürdalar şunları belirtti: “İş kadınlığı, ev kadınlığı, annelik ve eşlik rollerine birden sahip olan kadın için her şey iç içe geçmiş zor bir süreçtir. Çocuk sahibi olmak, o güne dek bir kadının kazandığı ve hedeflediği yaşamında daha önce hiç edinmediği kadar büyük bir sorumluluk duygusu olarak ortaya çıkar. Çağımızda kadınlar, ekonomik nedenler, sosyal statü ihtiyacı, meslek sevgisi, eşiyle eşit yaşam tarzı gibi nedenlerle en az erkekler kadar yoğun çalışmaktadırlar. Kadının çalışması beraberinde farklı duygusal sıkıntıları doğurur. Özellikle çocuk sahibi kadınlar için, aşırı sorumluluk yüklenme yanı sıra; zihinsel ve bedensel yorgunluklar yaşandığı gözlemlenmektedir.”
Son dönemde hepimizin bildiği isimlerden anne olanlar var. Görünen o ki hepsi de işlerine kaldıkları yerden devam ediyorlar ya da edecekler. Ebru Gündeş, Işın Karaca, Tuba Büyüküstün...
Annelik kariyerler ve çalışma hayatının bitişi değil, belki de daha güçlü devam etmesi anlamına da gelebilir. Sn. Gürdalar’a bu konuyu hatırlattığımızda aldığımız cevap, bütün annelerin dikkatlice okuması gereken noktalar içeriyor:
“Yapılan araştırmalar sonucunda çalışan annelerin temelde yaşadığı suçluluk duygusu nedeniyle, çocuklarıyla çalışmayan annelere göre daha verimli iletişim kurdukları belirlenmiştir. Hatta annesi çalışan çocukların psiko-sosyal gelişimlerinin annesi çalışmayan çocuklara kıyasla çok daha üstün olduğu araştırmalarla ortaya konulmuştur. Çalışmayan annelerin çocuklarıyla daha uzun ve yoğun iletişim halinde olmaları ilişki kalitesini düşürebilmektedir. Ayrıca; çalışmayan annelerin maddi sıkıntı ve talep oluştuğu durumlarda, anne olarak maddi duruma hâkimiyetsizliği çocukla ilişkisinde farklı sıkıntılar yaşanmasına neden olabilmektedir. Buna karşın çalışan anneler, evde oldukları kısıtlı zamanın her saatinde çocuğu ile daha yoğun ilgilenerek yokluğu telafi etme çabalarıyla daha verimli ve aktif iletişim kurabilmektedirler. Ayrıca; çocuğun maddi kaynaklı yaşamsal ihtiyaçlarında da annenin etkin rol oynaması iletişimi güçlendirmektedir.
Bilinenin aksine anne çalıştığı için değil; mutsuz ya da stresli olduğu için çocuk ya da çocuklarıyla verimsiz ilişki içinde olabilir.
İş yerinde huzurlu olan ve sevdiği bir işi yapan anne, çocuğunun kendisi yokken bakımını üstlenen kişi ya da kişilere güvenebilen bir anne, ev işi sorumluluklarını eşiyle paylaşabilen bir anne çalışmaktan dolayı çocuğuna karşı yetersiz anne olması durumu söz konusu değildir. Çocuklarla geçirilen sürenin uzunluğu değil; geçirilen sürenin niteliği, kalitesi önemlidir.’
Peki gerçekten de annenin çalışıyor olmasının hiç mi olumsuz tarafı yok?
“Annenin çalışıyor olmasının olumsuz yönleri de olabilir. Daha önce bahsettiğimiz suçluluk duygusuna bağlı olarak anne çocuğu ile birlikte geçirdiği zamanlarda çocuğu aşırı şımartma, her istediğini yapma/alma, aşırı tahammül etme, zamanın tamamını kendi ihtiyaçlarını erteleyip çocuğa adama vb hataları davranışları sergileyebilir. Sınırsızca, kendisini işten kalan vakitlerinin tamamında çocuğuna adayan anne, zamanla diğer ihtiyaçlarını karşılayamıyor olmanın gerginliği ile tolerans eşiği düşerek çabuk öfkelenmeye başlar. Çocuk da bu durumda annesinin daha çok ilgisini çekebilmek için huzursuzlaşır ve sorunlu tepkiler vermeye başlar. Anneler de bu süreci genelde tüm gün evde olmadıklarına ve çocuğun kendisini özlediği için hırçınlık ya da huysuzluk yaptığını düşünerek tanımlarlar. Oysa annenin çocuğuna koşulsuz teslimiyeti mümkün ve verimli olabilecek bir yaşam tarzı değildir.”
Ve Sn. Gürdalar’ın en önemli önerisi, çalışan kadınların önce kendi ihtiyaç ve duygularını çevreden beklenilen ihtiyaç ve sorumluluklarla dengeleyebilmeleri.
Katkılarından dolayı Uzman Psikolojik Danışman Sn. Canan Gürdalar’a çok teşekkür ederiz.
Kaynak: Dilek Kara / Haber365 Özel



Türkiye’deki kadın hareketi aslında son yüzyılın değil son 150 yılın en önemli hareketi. 1843 yılında başlayan hareket günümüze kadar katlanarak ve şekil değiştererek geliyor. İşte Türkiye’de kadın hareketinin kronolojisi.